Depremle Yaşamayı Öğrenmek... - ADEM AKÖL

18 Şubat 2020 Salı 01:05

Depremle ilgili söylenmiş çok anlamlı güzel sözler vardır... “Depremin ne zaman olacağı değil, ne yapacağı bellidir” yahut “önceden hazırlıklı olmak, hayat kurtarır” yahut da “sallanacak vakit yok” gibi. Ama en anlamlısı “sağlam evler yapalım, depreme karşı çıkalım, mutlu mesut yaşayalım” sözüdür kanımca.

Geçtiğimiz 24 Ocak tarihinde meydana gelen 6.8 şiddetindeki Elazığ depremi ile, bir kez daha ülkemiz teyakkuza geçti, çok sözler söylendi, çok tahliller yapıldı... İnsanoğlu; kendi canı yanmadığı sürece, kolay unutur başkasının çektiği acıları... Birgün gelip de, kendisinin de benzer acılar yaşayabileceğini; bunu minimize etmek için birtakım tedbirler alması gerektiğini göz ardı eder.

Feryat ediyor AFAD... Deprem öncesi, sırası ve sonrasında alınacak önlemlerin hayat kurtarabileceğini belirterek bu önlemleri geniş bir şekilde izah ediyor... “Binanızın dayanıklılığını kontrol ettirin. Olası can ve mal kayıplarını önlemek için binanızın tasarımını değiştirmeyin” diyor.

Deprem bir doğa olayıdır... Binlerce yıl öncesinde de vardı, binlerce yıl sonrasında da olacak... Bu realiteden yola çıkarak önlem alınması gerekiyor... Yani içinde ömrümüzün çok büyük bir kısmını geçirdiğimiz yapıların depreme karşı dayanıklılığını arttırmamız hayati önem taşır.

Türkiye deprem riski altında olan bir ülke... Risk yoğunluğuna göre 4 bölgeye ayrılmış... Türkiye yüzölçümünün yüzde 66’sı 1. ve 2. deprem bölgesindedir ne yazık ki... Yüzde 26’sı ise 3. ve 4. deprem bölgesinde... Son 100 yıl içerisinde Türkiye genelinde meydana gelen yüksek şiddetteki 3 binin üzerindeki deprem, 60 bin insanın ölmesine ve 100 bin binanın da yıkılmasına neden olmuş.

Dünyanın en büyük deprem kuşağı, Pasifik Deprem Kuşağıdır... Yeryüzündeki depremlerin yüzde 81’i bu kuşakta gerçekleşir... Bu bölge, Güney ve Kuzey Amerika Kıtaları’nın batı kıyıları; güneyde Şili’den başlayarak, kuzeyde Alaska’ya kadar; daha sonra Asya Kıtası’nın doğusundan Japonya, Filipinler, Yeni Gine, Güney Pasifik adaları ve Yeni Zelanda’yı içine alır.

Pasifik Deprem Kuşağı’nda 1 Eylül 1923 yılında meydana gelen 8.2 büyüklüğündeki deprem, 140 binin üzerinde insanın ölümüne yol açar... Yaralarını sardıktan sonra, depremle birlikte yaşayabilmek için çözümler üretmeye başlar Japonlar... Aldıkları tedbirler sonucunda bu tarihten sonra meydana gelen depremlerde hem can hem de mal kaybında büyük düşüşler görülür... Nitekim 2011 yılında meydana gelen, son 150 yılın kaydedilmiş en büyük depremi 8.9 şiddetinde olmasına rağmen, hayatını kaybedenlerin sayısı sadece bin kişi idi.

Türkiye bu konudaki en büyük dersini 1999 Gölcük depreminde alır... Bu tarihten sonra alınan çeşitli önlemlerin yanısıra, binaların statik tasarımında kullanılan deprem kuvvetlerinde köklü iyileştirmeler yapılır... Gölcük depremi ile birlikte, Türkiye’de deprem kuvvetlerine mukavemetsiz yüzbinlerce konutun olduğu tesbit edilir ve ardından ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’ gündeme gelir...

Birkaç yıl sonra, statik tasarımda kullanılan deprem kuvvetleri ile ilgili ikinci bir iyileştirme daha yapılır ve daha dayanıklı binalar üretilebilmesi için yapısal denetim zorunluluğu getirilir... Elazığ depreminin ardından ise daha önce kurallaştırılmış tedbirlerde değişiklikler yapılır, yaşanan tecrübeler dikkate alınarak.

Gölcük depreminin ardından geçen 20 yılı aşkın sürede, Elazığ depreminde gözlemlediğimiz kadarıyla Türkiye’nin çok şey öğrendiğini ve çok ilerleme kaydettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz... Ancak bu konuda 2 can alıcı husus vardır ki arzu edilen ilerlemenin henüz tesis edilemediğini görüyoruz.

Kentsel dönüşümün, özellikle kentimizde yeterli ivmeyi kazanamadığını görüyoruz ne yazık ki... Gerçi Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yaptığı bir açıklamada, Türkiye genelinde; depreme en az dayanıklı bir buçuk milyon konutun, yılda 300 bin hedefliyerek, 5 yılda kentsel dönüşümünü tamamlayacaklarını söylüyor... Yine de biz, uzun ve meşakkatli bir süreç olmasına rağmen; bir an önce çevremizde ne depreme dayanıksız bina ne de getto görmek istemiyoruz.

Depreme dayanıklı ve kaliteli konut üretebilmek için, yapı denetimlerinin iş ola değil; ticari amaçla değil; büyük bir hassasiyet ve ciddiyetle yapılması gerekmektedir... Son yapılan düzenleme ile, yapı denetim firmalarının müteahhidin kendi seçimi ile değil; elektronik olarak tayin edilmesi iyi bir gelişme olmasına rağmen, müteahhitlere yapı denetim firması değiştirebilme hakkının verilmiş olmasını doğru bulmuyorum... Tam tersi, umursuzluğun önüne geçebilmek için daha katı denetim kuralları getirmek gereklidir.

Günün Sözü

Geçmiş olsun Elazığ...

Geçmiş olsun Türkiye...

En erken uyarı sistemi, belleğinizdir..! Unutma, unutturma..!

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI