İNSAN NEREYE KOŞUYOR - CAN UĞURATEŞ

21 Ağustos 2019 Çarşamba 01:31

Evrenin en karma yapısına sahip yaşam türlerinden olan insanın, davranışlarını anlamlandırabilmek, bu konuda eğitilmiş beyinleri dahi neredeyse patlatırcasına zorlarken, insan, gelişen teknoloji, evrilen yaşam türleri, yaratılış dengesini korumaya çalışan kozmik yapıların etkisi ve pek fark edilmiyor olsa da gelişen felsefi kavramlarla, giderek daha da karmaşık bir duruma geliyor.

İhtiyaçlarının sınırsızlığında, doymak, durulmak bilmeyen insan, bir yandan teknolojinin getirilerinden azami faydalanmayı arzu eder ve bu yönde kazanımlar hedeflerken, bir yandan da doğanın azami korunumundan yana tavır koyarak, esasen, nüansla bir çelişki yaşıyor. Evet, doğanın korunumunda teknolojik gelişmeleri düzenlemek mümkün. Ancak, insan, cehaletinin esaretinde sorgulamaktan, okumaktan ve araştırmaktan giderek uzaklaşıp, istemlerinin çeşitliliğinin karmaşasında, hem kendini hem de içinde bulunduğu sosyal toplumu bir paradoksla, kavgaya sürüklüyor.

İnsanlar, güç odaklarının kapitalist istemleri doğrultusunda yönlendirmelerle, öyle bir konuma getirildi ki elinden akıllı tabir edilen telefonu, tablet ya da laptopu bırakamazken, bunların çalışma sistemlerinin olumsuz bir getirisi olan radyasyonun risklerini de dikkate aldığını iddiayla, erişim tesislerinin, yaşam alanlarına ya da yakınına kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Evinde, hemen her odada bulunan elektrikli aletleri pervasız kullanır, ısıtmada, soğutmada, aydınlatmada, iletişimde, merdivende, asansörde ve şarj maksatlı olarak hemen tüm yaşamsal kabul ettiği aktivitelerde elektriği düşünmeden harcarken, kullanmaktan çekinmediği bu enerjinin, nasıl üretildiğini de sorgulamıyor. Üstelik enerji üretme tesislerinin hemen her türüne de karşı duruş sergiliyor. Yani insan, çoğu kez haklı olarak HES (Hidroelektrik Santrali), JES (Jeotermal Enerji Santrali), TES (Termik Enerji Santrali) gibi enerji tesislerine, oldukça kararlı görülen bir karşı duruş sergilerken, yer kaplaması ve yüksek maliyet, tarlaları, kıyıları işgal gibi çeşitli nedenlerle rüzgâr enerji santralleri, güneş enerji santralleri ile oldukça kısıtlı kullanılan gelgit veya dalga etkisiyle çalışan santrallere de olumsuz yaklaşıyor. Özellikle, “Nükleer” kelimesinin muhteşem ürkütücülüğünde, nükleer santral kurulmasına kesinlikle karşı duruştan vazgeçmiyor. Ancak bilinmeyen ya da üzerinde yeterince bilgi sahibi olunmadığından kafaları karıştıran önemli bir gerçek var: Enerji tesislerinin, fosil yakıt kullananları dışında kalanlarının, tabiatın düzeni mümkün olduğunca bozulmadan, doğayla kavgaya neden olmadan gerekli tedbirler etkin olarak alındığında, insanlığın istemleri için kesinlikle kullanılması gerekliliği görülüyor. Burada da ortaya yine ihtiyaçlarının fütursuzluk özelliği ile teknolojinin kullanımında çılgınlığa dönüşen insan davranışları çıkıyor. Yani insan, birtakım kazanımlar uğruna, teknolojinin olmazsa olmaz emniyet tedbirlerini dikkate almadığında, sadece kendi türüne değil, tüm endemik yapılara, tüm habitatlara, yaşam türlerinin tamamına ve kozmik evrene ihanet içinde davranış sergiliyor ve bundan hiç de çekinmiyor. Bu ihanet, sadece enerji kullanımında değil, tüm yaşam mücadelesi sürecinde, insanın el attığı hemen her konuda bilgisizlik, bilinçsizlik kaynaklı davranış şekilleriyle hız kesmeden ve aksine, artan ivmeyle devam ediyor. “Hem kel hem fodul” diye bir söz vardır hani, kendi eksiklerini, hatalarını görmeden büyüklük, bilgiçlik taslayanlar için kullanılır. İnsanın, teknolojinin tüm imkanlarını, kendi refah seviyesini yükseltmek için en etkin kullanma istemindeyken, bu imkanların oluşması için gerekli kaynakların kullanımına karşı çıkması, trajikomik bir projeksiyon ortaya koyuyor. Ardından da klasik, “Dış Mihraklar” sözü geliyor.

Peki, insan nereye koşuyor?

İstemlerinin, ihtiyaçlarının sonsuzluğunda, her geçen gün daha fazla ve farklılaşan ihtiyaçlarını talep olarak ileri süren insan, bilgiye erişimde önünde önemli bir engel olmamasına rağmen, bulunduğu çevrenin, özellikle biat kültürünün etkisinde ve inancın değiştirilmiş doktrininde ortaya çıkan karmaşasında, davranış şekillerinin dengesizliğinde, doğrudan, kendi türünün sonunu hazırlamaya çalışıyor. Üstelik bu sonun hazırlanmasına katkı için önüne konulmuş tuzakları da cehaletinin esaretinde algılayamıyor. Tek çıkış yolu, bilimsel temelli eğitimin taviz verilmeden uygulanmasıyla, bir an önce, düşünen, sorgulayan, araştıran, okuyan, okuduğunu anlayan, sebep-sonuç ilişkisini kavrayan beyinleri yetiştirmek.

İnsanın beyinsel gelişimi, güç odaklarınca ağırlıklı olarak kapitalist istemleri doğrultusunda hazırlanmış tuzaklarla engellenmeye çalışılırken, bunu hedefleyen bir ağırlıklı güç de Tanrının kıyamete zorlanmasını amaç edinen, evanjelistlerin kurduğu, inanca dayalı tuzaklar. Evanjelist deyip Eski Ahit ve Yeni Ahit dışındaki inançları da bu konuda ötelememek lazım. Çünkü hemen her inancın doktrinsel yapılanmasında, basit kişisel kazanımlar, iktidar ve daha fazla güç uğruna yapılan çalışmalarla, hedeflenen kitleyi kontrol altına almayı amaçlayanlar da her dönemin etkin engelleyicileri olarak devrede olduğu sürece, bunu başarmak hiç de kolay değil.      

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI