KADIN, TANRININ ERKEĞE EMANETİ Mİ? - CAN UĞURATEŞ

2 Eylül 2019 Pazartesi 00:37

Kadın ve erkeğin birlikteliğinde yaşanan çekişme, mitolojik verilerle, Âdem ve Lilith ile başlar. Bu çekişmenin ana kaynağının, eşit yaratıldıkları halde, yaratıcı güç tarafından erkek üstün yapının kabulü lanse edilirken, kadının, her koşulda erkekle eşit olduğu iddiasıyla, otoriteye karşı duruşunun olduğu görülür. Bu çekişmenin ardından, kadına ilk küçümseyici darbeyle, Lilith’in lanetlenmesi ve Âdem’e eş olarak kendi kaburga kemiğinden yeni bir kadının, Havva’nın yaratılması anlatısı mitolojide ve inanç retoriklerinde yer alır. İslam inanç retoriğinde sadece Âdem ve Havva anlatısı varken, tüm inanç retoriklerinde, Havva’nın kesinlikle Âdem için yaratılmış olduğu algısı ortaya çıkar ve erkek egemen toplumda, erkeğin üstünlüğü perçinlenir. Ayrıca, cennette yaşandığı anlatılan yasak elma metaforuyla, kadına güven konusunda erkek bir nevi uyarılır ve kadın, güvenilemeyecek bir varlık konumuna gelir. Şahit olarak bile, en az iki kadının, aynı doğrultuda anlatısı gerekir.

İnanç, tartışılması gereken bir kavram mıdır? Bu soru zihinleri kurcalarken, evet demek oldukça zordur. Çünkü inancın manipüle edilmiş doktrinsel anlatısında, İslam inancındaki ilk ayete rağmen, doğrudan biat etmenin, sorgulamadan iman etmenin gerekliliği çok açıktır. O halde evrensel insan haklarından bireylerin özgürlüğünde, inançları tartışmak oldukça yersiz bir eylemken, doğru hareket tarzı, bireyleri, kadın ve erkek ayrımı yapılmaksızın okumaya, araştırmaya, sorgulamaya yönlendirmektir. Bu durumda insan beyni, bir şekilde özgür iradesiyle doğruyu teşhis edebilecek seviyeye ulaşabilecek ve doğrulara yönelecektir.

Buradan ortaya çıkıyor ki kadın, göksel dinlerin yönlendirilmiş doktrinsel uygulamalarında, her daim erkeğin gerisinde ve ne acı ki baskısı altında kalmış. Özellikle oldukça baskın bir karakterde olan Arap kültürü ile İslam inancının bilinçli manipüle edilmiş kaotik öğretisinde, kadın, toplumsal yapıdaki yerinden daima feragat etmek durumunda bırakılmış. Üstelik bu yapılırken, gelenekselleşen bir baskıyla, erkeğe önemli bir de sorumluluk verilmiş. Küçük yaşlardan itibaren erkek, her daim kadının koruyucusu, gözetmeni konumuna yerleştirilmiş ve bundan taviz vermek, erkek için aciz olma algısıyla bütünleşmiş. Aileden başlayan eğitimde, annenin ve kız kardeşin korunması algısıyla başlayan sorumluluk, evlilikte eşin ve kız çocuğunun korunması kavramlarıyla devam ettirilmiş, erkek bir nevi koruyucu/gözetmen durumuna itilirken, kadın istemese de erkeğin vesayeti altına alınarak, bir nevi, tüm haklarıyla erkeğe emanet konumuna getirilmiş. Üstelik inanç retoriklerinde, kutsal kitap dışı anlatılarla, buna, haklı gerekçeler de oluşturulmuş. İşte mesele de buradan başlamış. Kendini, kadını korumakla yükümlü hisseden erkek, vesayet hakkı ile kadının, toplum tarafından kendine lanse edilen kurallardan saptığını ya da yine aynı dayatılarla bir şekilde kendine ihanet ettiğini düşündüğünde, çocukluğundan itibaren, eğitim safhalarının neredeyse bütününde görüp benimsediği şiddeti, yaptırım, caydırıcılık, cezalandırma aracı olarak kullanmaya başlamış. Bunu uygulamaktan çekinmediği gibi, kendince hak olarak algılarken, çoğu kez, toplumsal yapının cehaletinde, bu davranışıyla takdir görmüş.  

Kadının, sosyal toplumda giderek güçlenen konumuyla, erkeğin yetiştirilme esaslarında oluşturulan kadının algısal konumu arasında önemli bir çelişki ortaya çıktığında, erkeğin, kadını kayıtsız şartsız vesayeti altında tutabilmesi için, kadının, sosyal toplum yaşamında aktivitesinin ötelenmesi, maddi özgürlüğünün elinden alınmış olması gerekir. Aksi halde kadın, her durumda ve haklı olarak, erkeğe karşı, kendi ayaklarının üzerinde dimdik bir duruş sergiler. Bunun farkında olan ve biat kültürünü lanse eden güç, tam da burada devreye girerek, kadının yerinin evi olduğunu, çocuklarına bakması gerektiğini, evi idare etmesi gerekliliğini lanse ederken, önemli bir çeldirici kullanmayı da ihmal etmez. Bu çeldirici: Kadın evinde oturduğunda, daha fazla erkek için istihdam ortaya çıkacak ve daha çok ailenin maddi kalkınması sağlanacak yanlış algı yönlendirmesidir. İşin sıkıntılı yanı, bu söylemin, devleti yönetenlerden bir kısmı tarafından benimsenmiş olmasıdır.

Konu giderek kaotik bir görünüme sürükleniyor gibi olsa da günümüzde giderek arttığı değerlendirilen kadına şiddet ve kadın cinayetleri araştırılırken, toplum yapısının, dogmaların esaretinde erkeğe yüklediği sorumlulukların nedenselliği tartışmaya açılmadıkça, sonuca ulaşmak zorlaşır.

Özellikle boşanmaların veya evlilik dışı birlikteliklerde ayrılmaların ardından gelen sorunların kadınlara yansıması şiddet olurken, temel neden, dönüp dolaşıp, toplumsal baskılarla namus kavramının yanlış algısında düğümlenir.  

Özellikle, küçük yaşlardan itibaren, erkeğin beyninde neredeyse hipnoz etkisi yapan birkaç kelime vardır.  Bunlardan neredeyse en önemlisi, namus kavramıdır. Namus, bir erkeğin yetişme tarzıyla gelen olmazsa olmazlardanken, bu kavramda kadının yeri, kadına bakış açısı önem kazanır. Çünkü dogmaların etkisindeki toplumsal yapı tarafından, kadının namusunu koruma sorumluluğu da baskıyla erkeğin omuzlarına yüklenmiş ve bu konuda bir de ağır yaptırım getirilmiştir. Üstelik bu yaptırım, törelerle gelen ölümdür ve geri dönüşü yoktur. Sosyal toplum yapısının dogmalarla manipüle edilmiş geleneklerinin baskısında, erkeğin beyninde yer etmiş bu algıyla, hipnoz altına girmiş gibi davranış sergileyen erkek, cehaletinin esaretinde, kadına şiddeti bir hak gibi görürken, şiddet eylemini, çekinmeksizin cinayet boyutuna götürebilecek bir bilinçsizlik örneği verir.

Esasen, konunun temeline inildiğinde, sorunun, yetersiz eğitim ve manipüle edilmiş bilinçlendirme ile hak ve özgürlüklerin yanlış algısından kaynaklandığı görülür. Kadın, sanıldığı, inanç retoriklerinde anlatıldığı gibi, erkeğin yardımcısı ve/veya koruması altına verilmiş bir varlık değildir. Kadın ve erkek eşit yaratılıştadır. Yaratılışları gereği ve türün devamlılığı için, fiziksel farklılıkları vardır ve doğal yapıda olmak zorundadır. Ancak, bu farklılıklar birini, diğerinin vesayeti altına sokmaz, sokmamalıdır. Önemli olan, beyinsel aktivitedir. Kadın ve erkek, insan türünün devamlılığında birlikte fakat eşit haklarla, aile yapısından başlayarak, her meslek grubunda, yaşamın her anında birlikte ve dayanışma içinde olmak zorundadır.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI