Mutluluğu Ararken - CAN UĞURATEŞ

17 Temmuz 2019 Çarşamba 03:06

İnsan, yaratılış özellikleri gereği yalnız yaşamaktan her daim uzak durmak ister. Yaratılış teorileriyle oluşan farklı retoriklerde, Tanrının da bunun farkındalığında, Adem’in yanına önce Lilith’i ve ardından Havva’yı yerleştirdiği görülür. İnanç retoriğinin farklı versiyonlarında görülen sıralı ikili yaratılış, günümüzde kadın ve erkek rollerinin baskısında sürerken, baskının anlamsızlığında, kadının, özellikle inanca dayalı biat kültürünün etkisinde yetişen toplumsal kesimlerde, zorunlu geride kalmışlığı gözlemlenir. Ancak bilinir ki kadın, esasen belirleyici roldedir ve bundan kesinlikle taviz vermez. Toplumsal rollerin baskısı ardındaki temel gerçeğin ise, aşırı istemler ve korkuyla gelen aldatma olduğu görülür. İnanç retoriklerinde yapılan betimlemelerde, eşit yaratılışın getirdiği sorunlarla oluşan liderin otorite boşluğunun giderilmesi için, kadının yeniden fakat erkeğin parçasından yaratıldığı ifade edilirken, bu anlatıyla, kadın erkek ilişkilerindeki ilk baskı, doğrudan inanç üzerinden kurulur. Baskılar, özgür irade özlemini körükleyerek, bireyi, bilinçli kurgularla kaçış/çıkış/kurtuluş planlarına yönlendirir. Bu yönlendirmede devreye giren cehalet bireyi intikam duygularıyla coşturduğunda, ortaya çıkabilecek davranış şekillerini öngörebilmek oldukça zordur. Ancak, aldatma kavramıyla tanımlanan davranış şekilleri sergilendiğinde, toplumsal bellekte ortaya farklı anlamlar çıkar.       

Aldatma deyince her iki cinsin de aklına ilk gelen, birliktelik yaşanırken, bir başkasıyla ilişki kurmak ve farklı birliktelikleri aynı anda yaşamak oluyor. Ancak, gerçek aldatma, genellikle söylemler ve davranışlarda doğrudan kaçınarak, kaybedilmek istenmeyen karşı cinsi, onun istediği gibi bir insan olunduğuna ikna çabasıyla anlamını buluyor. Yani ikili ilişkilerde, bir taraf veya çoğu kez her iki taraf, diğerini kaybetme endişesiyle, yalan söylemeyi tercih ediyor. Bunun çeşitli nedenleri varken, esas olan, içinde bulunulan toplumsal yapının kalıplaşmış rollerinin, radikal tutumla lanse edilmeye çalışılması.

Araya toplumsal baskı girdiğinde ise bir taraf ki toplumun ataerkil sosyal yapısında çoğunlukla erkek, diğerini, kendi istemleri, doğruları ya da içinde bulunduğu sosyal çevrenin baskıyla gelen istemleri doğrultusunda düzenlenmiş davranışa zorluyor. Bu baskıların ardından, zorunlu kabulün ortaya çıkardığı davranış şeklinin kavramsal anlamı ise, sadece aldatmanın tanımında ortaya çıkıyor. Yani aldatan, diğerini, başka biriyle ilişki içine girmekle değil, istemediklerini veya yapmadıklarını ya da yapmayacaklarını ona severek, isteyerek yapıyormuş gibi gösterirken, esasen yalanla aldatıyor. Bu dayatma süreci bir tarafın baskısında devam ederken, kadının, elde etmeyi başardığı toplumsal bir çeşit sınıf atlama ya da kariyer edinimi ardından gelen ekonomik bağımsızlığın da verdiği güç ve cesaretle, diğerinden tamamen uzaklaşmayı tercih ettiği görülüyorken, bir kısmının ise aldatma algısı yön değiştirip bir nevi intikama yönelerek, yanlışları beraberinde getiriyor. Burada geçen yanlışın anlamı da toplumsal yapılara, ekonomik gelişmişliğe, kültürel değerlere ve eğitimin ulaştığı seviyeye göre değişim gösteriyor. Erkeğin de özgüven oluşması ve kendine güvenle gelen cesaretle aynı yolu seçtiği gözlemlenirken, ekonomik bağımsızlığın güçlenmesi ve toplumsal yapıda saygın yer kazanımı ardından, seçeneklerinin arttığını değerlendiren taraf, kendince makul farklı seçenekleri değerlendirerek, mutluluk arayışına giriyor ve esas olan da bu: Mutluluk arayışı. Ancak mutluluk aranırken devam eden aldatma eylemi hangi boyutuyla olursa olsun, devam eden süreçte genel olarak huzursuz, tedirgin, beklentili duygusallıkla oluşan yanlışların birlikteliğinde, mutsuzluğu getiriyor. 

Aslında, olmadığın biri gibi olduğunu göstermeye çalışmak çok zor ve büyük bir kabiliyet gerektiriyor. Ancak, günümüz gerçeklerinde, hemen her bireyin, ikili ilişkilerinde, en azından ilk istemlerine ulaşıncaya kadar bunu çok iyi başardığı görülüyor. İşte bu nedenle toplumsal yapının temeli kabul edilen aileler, kuruluşlarından kısa süre dağılmaya başlıyor.

Artan boşanma oranlarının öncelikle ekonomiye dayandığı iddia edilse de esas gerekçenin, bu bağlamda bir aldatmanın ardından, öze dönüş özlemiyle ortaya çıkan gerginlikler olduğu çok açık. Yani ikili ilişkilerin içine, ideallere ulaşma doğrultusunda veya baskılarla giren aldatma eylemi, doğal olarak, bir süre sonra yerini gerçek davranış şekillerine bıraktığında, birey, karşısındakinin hiç tanımadığı biri olduğunu fark edip, sosyal konumuna uygun bir davranış şekliyle, bu zor, sıkıcı, bunaltıcı durumdan kendini kurtarmak istiyor. Bu durumda da ortaya boşanmalar, baskıya dayalı yaşam ve şiddet eylemleri çıkıyor.

O halde mutluluk arayışıyla başlayan davranış şekilleri, aldatmanın bencilliğinde, uzayan süreçte gizlenen gerçeklerin özlemiyle, bireyleri mutluluktan uzaklaştırıp, doğrudan huzursuzluğa sürüklüyor. Aslında oluşan kısır döngüde bir süre sonra birey doğrularla yanlışları karıştırmaya başladığında da ortaya toplumsal yozlaşma çıkıyor. Davranış şekillerinin düzenlenmesinde tek bir amaç var aslında ve o da bireyin mutluluk arayışında gizli.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI