Hoşgörü - HAKAN GEDİKTAŞ

11 Ocak 2019 Cuma 09:58

Gelin bugün biraz farklılıklar üzerine konuşalım. Düşünün bir kere herkes aynı düşünseydi yeryüzü yani dünyamız nasıl olurdu.? Ortam tamamen sanki cennetten bir bahçe, birbirini dinleyen, birbirini seven, herkesin birbirini anlayış ile karşıladığı, kimsenin birbirine bağırmayıp azami saygı ile davrandığı dingin, sakin bir coğrafya… Aman Allah’ım ağlamak istiyorum…

Birden bu rüyamdan uyanıyorum ve gerçek durum gözümün önüne geliyor. Sırf başka renklere gönül verdiği için diğerine sinkaflı sözlerle bağıran taraftar, kendi inandığı doğruyu diğerine zorla kabul ettirmeye çalışan TV yorumcusu, kuşak farklılığından dolayı istediği gibi davranış sergilemeyen çocuğuna bağıran çağıran anne-baba, başka bir dine inanmış olan vatandaşı ötekileştiren başka bir inanan..! vs.vs.vs. O kadar çok örnek verebilirim ki inanın kendim bile şaşırırım.

Oysa gerçekten böyle mi olmalı.? Mevlana Celaleddin Rumi’nin, Yunus Emre’nin, Şems-i Tebrizi’nin, Tapduk Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın ve Hacı Bektaş-ı Veli ve daha adlarını yazamadığımız onlarca “HOŞGÖRÜ” kültürünün temsilcisi insanların yaşadığı bu topraklar böyle bir durumla karşı karşıya kalmaya reva mıdır…? Hani hep deriz ya “FARKLILIKLARIMIZ ZENGİNLİĞİMİZDİR”. Aslında gerçekten böyle midir.? Ben de sizin gibi düşünüyorum. Hayır hiç te böyle değil.

Yine dönüyoruz dolaşıyoruz aynı noktaya geliyoruz. EĞİTİM… Eğer gerçekten farklılıklarımızı zenginliğimize dönüştürmek istiyorsak, bu kültürü daha çocuk yaşlardan itibaren yani okul sıralarında vermemiz gerekiyor. Ne olur yani matematik, fizik, kimya, İngilizce vb. gibi derslere verdiğimiz önemin dörtte birini, görüş farklılıklarının ortadan kaldırılması yolunda HOŞGÖRÜ için göstersek. Yukarıda isimlerini saydığım birbirinden değerli hoşgörü timsali zat-ı muhteremlerin kitaplarını okullarımızda ders diye okutsak. Onların isimlerini mıh gibi zihinlere kazıtsak. Kazıtsak da şu annenin babaya, babanın oğula, oğulun öğretmene olan kin ve nefret tohumlarını, karları delip gün ışığına kavuşan kardelenlere dönüştürsek.

Yazıma çok değerli uzmanlar Sait Özdemir ve Hüseyin Dönmez’in kaleme aldıkları kitaplarından bir hikaye ile bitirmek istiyorum…

Fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropologdan oluşan bir heyet bir araştırma için arazide bulunmaktadır. Birden hava bozar yağmur yağmaya başlar. Bütün yukarıda saydığımız bu bilim insanları hemen yakındaki bir dağ evine sığınırlar. Hepsinin de dikkati evin ortasındaki soba üzerinde toplanır. Soba biraz ilginç kurulmuştur. Yerden bir metre kadar yukarıda, altındaki dizili taşların üzerindedir. Hepsi de kendi alanlarında söz sahibi bilim insanları, sobanın niçin böyle kurulmuş olabileceğine dair bir tartışma başlatırlar.

KİMYACI: “Adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış” der.

FİZİKÇİ: “Adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş” der.

JEOLOG: “Burası tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan herhangi bir deprem anında sobanın taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangın ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışmış” der.

MATEMATİKÇİ: “Sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece de odanın daha fazla ve eşit ısınmasını sağlamış” der.

ANTROPOLOG: “Adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş” der.

Bu sırada ev sahibi içeri girer ve ona sobanın yukarıda olmasının nedenini sorarlar. Adam cevap verir: “BORU YETMEDİ…”

Son sözüm, ne olur kendinizi kasmayın. Kimseyi değiştirmeye kalkmayın ve saygı gösterin. Herkesi olduğu gibi kabul edin

Ne demişler; “NE KADAR BİLİRSEN BİL, ANLATABİLDİKLERİN KARŞINDAKİNİN ANLAYABİLECEĞİ KADARDIR…

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI