Düşünce Düşünceyi İzlediğinde... - YEŞİM MATPAN

26 Şubat 2019 Salı 09:26

‘Endişenin çalışmadan daha çok insan öldürmesinin nedeni, daha fazla sayıda insanın çalışmaktan daha çok endişe ediyor olmasıdır.’

[The reason why worry kills more people than work is that more people worry than work.] Robert Frost

Bugünün sosyokültürel ve ekonomik koşullarında, insanlar arası ilişkiler de dikkate alındığında, yarınların hangi sorunları karşımıza çıkaracağı ve neler göstereceği öngörülemez bir hâl almışken insanın endişe etmemesi mümkün mü?

Aslında; öngörülemeyen ve bilinmezlikten kaynaklanan gelecek kaygısı insan doğasının gereği ve makul ölçülerde olmak kaydıyla kimi zaman bizi çokça meşgul eden bir konu olmaya devam edecektir diye düşünüyorum. Ancak bu görev sorumluluğunun ve üstlenilen görevlerin yerine getirilmesine bir engel teşkil etmemeli. Çünkü bu şekilde, başta akıl ve ruh sağlığı olmak üzere aile ve yakınlarla birlikte kendini korumaya yönelik endişe, korku ve sonrasında hissedilen mutsuzluk yüzünden an/da yaşamaktan uzaklaşma ve kişiden kişiye değişiklik arz etse de hayat monotonlaşabilir. Buna bağlı olarak, birliktelik, sosyal ilişki ve iletişimlerde olduğu gibi, kişi zaman içerisinde işinden gücünden de verim alamaz hale gelebilir.

Örneğin; aşırı boyuttaki endişenin gayet mutlu giden bir beraberliği sonlandırdığı görülmemiş değildir. Ya da olası fazla kaygı ve düşünce kaynaklı olumsuz söz, tavır ve agresif davranışın akrabalar ve ya arkadaşlar arasında kırgınlığa ve mesafeye yol açtığı bilinmektedir. Sırası gelmişken; elbette düşüncelere zincir vurulacak değildir; yeter ki saplantı haline gelmesin... Ve fitre edilmeden gelişigüzel söze dökülmesin...

Öyleyse dur durak bilmeden, bir düşünce başka bir düşünceyi izlediğinde su damlalarının gölcük oluşturması gibi bir düşünce birikintisine neden olur ki bu, düşüncenin içeriğine bağlı olarak mesela negatif düşüncelerle boğuşan ve böylelikle endişesi tavan yapmış bir insanı, tabiri caizse, zamanı ve yeri şüpheli fakat her an infilak etmeye hazır bir bombaya dönüştürebilir.

Uzmanların stres ve anksiyeteye dair uyarılarını dikkate almanın önemi işte burada tekrar karşımıza çıkmakta. Her ne kadar mantalite ve kişilik yapısına dayansa da işler, ilişkiler ve olaylar beklentinin aksine geliştiği farkedilir edilmez, aksayan ya da mücadele edilmesine rağmen iyileşmeyen veya olumlu bir gelişme göstermeyen unsurun elimine işlemine girişilmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

Şüphe yok ki bu söylemesi yapmasından kolay ( = it is easier said than done ) kategorisinde düşünülebilecek bir çalışma.  Gelgelim ki bir sonuca ulaşmak, fiziksel veya psikolojik rahatsızlık hissedilen bir konuya saplanıp kalmaktan daha doğru.

Böylelikle; elde olmayan korku kaynaklı duraksama süreçlerine rağmen hayatını kaldığı yerden yaşamaya devam eder insanoğlu...

Daha doğrusu; öyle de yapmalı. Altını çizmek istediğim; bir sıkıntının üzerine bir başkasını inşa etmektense, uygun ve uygulanabilir çözüm arayışı safhasına geçmek daha makul ve sağduyulu bir yaklaşım değil mi? Hatta bu safhada elde edilen bir çözümsüzlük de bir çözüm sayılabilir ve kişi daha ihtiyatlı ve dikkatli bir biçimde işine ve çalışmasına devam edebilir.

Burada karşı karşıya kalınan tek taraflı bir sorunu erteme veya öteleme adına ve elbette çözümsüzlüğü bir çözüm olarak kabul etmediği takdirde bir insanın kendini tamamiyle işe vermesinin çözüme odaklı olduğunu savunmuyorum. Zira kişisel bazda önemli sayılabilecek bir sorun orada var oldukça kişiye huzursuzluk vermeye ve farklı alanlarda etkisini göstermeye devam eder. Dahası; iki taraflı çözüm bekleyen bir konuda çıkarların karşılıklı olarak korunması söz konusu olduğundan, ortak bir noktada buluşma koşulu göz ardı edilmemeli. Demem o ki ‘çıkmaza girmiş’ sorun yaratan kişi ile çözüm bekleyen kişi, ancak birlikte ve birbiriyle uyum içinde hareket ettiği takdirde çıkış yolu bulabilir.

Yazılarımda sıklıkla dile getirdiğim gibi; sosyal bir varlık olan insanın kendisine uygun bir işte çalışması ve kazanması ne muhteşem bir duygudur. Çünkü bilirsiniz ki elinize geçen para bizzat sizin alın teriniz ve emeğinizin karşılığıdır. Burada dikkat edilmesi gereken; ele geçen para miktarının büyüklüğü ya da küçüklüğü, azlığı ya da çokluğu değildir. Elde edilen kazancın kişinin kendi emeği ile edindiği kazanç olmasıdır.

 

Bu arada; kurnaz zihniyet, insan hakkı yemenin ya da dolandırmanın da bir çeşit iş olduğunu öne sürebilir. Ne var ki yukarıda belirtilen iş, güç veya çalışma legal yoldan yapılan ve dolayısıyla yine yasal yoldan elde edilen kazançtır. Şurasını netleştirmekte yarar görüyorum: Dolandırıcılık bir meslek değildir. Cinsel istismar ve insan bedeninin nefis için kullanılması insani değerleri sıfırlayan bir suçtur. Diğer bir deyişle bunlar, aldatma ve güven istismarına bağlı olarak zarar verici olması bakımından kişinin hak, hukuk ve güvenliğine yönelik saldırı niteliğindedir.

İstismar edilenin istismar edilmesi ile kaldığı, istismarcının veya yalan dolanla insanla oynayan vicdan yoksunu birisinin, toplum içinde, benzer çarpık zihniyetli(ler) ile birlikte, üstelik iş ve sosyal ilişkileri icabı yabancılara ‘masum’u ya da güvenilirliği temsil eden maskelerle dolaşması benzeri, yaşanmakta olan öyle üzücü olaylar var ki dolandırılan dolandırıldığı ile kalırken, gözü kara dolandırıcı yeni av peşinde. Ne acı ki kimi zaman ‘minareyi çalan kılıfını hazırlar’ misali, yargıya gitmekle de zararınız telafi edilemiyor ya da yaralarınız iyileşmiyor.

Dolayısıyla; bir kadının aklı belden aşağı çalışan erkeğin yanında yer alıpta bir başkasının mağduriyetine sebep olması, güzel ahlâk ve güzel lisan yoksunu yakınların hedef aldıkları kişiyi çirkinlik yaparak dışlaması veya maddiyata dayalı dolandırıcılık gibi kabul edilemez yollarla ‘mağdur edilmek’ düşüncenin kendisi korku ve endişe vericiyken, mağdur edilmiş olanın neler yaşadığını ve neler hissettiğini şöyle bir düşünmek lazım. Yine de (ağır) mağduriyet yaşamış olan birisinin, yaşadıklarını yaşamayan diğer birinin, bunun ne anlama geldiğini ve ya tam olarak nasıl hissettirdiğini algılayabileceğini düşünmüyorum.

Her şeye rağmen; sağlıksız insanların esasen yine sağlıksız düşünce, yaklaşım ve eylemlerinden kaynaklanan korku ve endişeler, tecrübeyle sabittir ki mağdur edilen insanı korkunun ötesine de taşıyabilmekte. Endişeye gelince; bu olumsuz duygunun pençesinde karanlığın farklı tonlarını ve gelinen kültür, aile içi ve dışı eğitim, ahlâki değerler, tercihler, öncelikler, inanç ve kişilik yapısı gibi faktörlerin etki-tepki bazında açığa çıkardığı ‘insandaki acımasızlık’ sebebiyle nefessiz kalmanın o soğuk etkisini hissettikten ve belki pek çok kez ‘kendinden vazgeçmek mi vazgeçmemek mi?’ arasında gelgitler yaşanması neticesinde yaşanmışlıklardan ve olası yaşanacaklardan endişe duymakla kişi,  kendi kuyusunu kazandığını görebilmekte.

Sonuç olarak; ‘korkunun ecele faydası olmadığı’ gibi ‘iyi ve iyilik’ düşünmek suretiyle, kendine ve başkalarına maddi ya da manevi manada iyilik yaparak güzel vakit geçirmenin daha çok mutluluk verdiğini ve insancıl olduğunu düşünüyorum. Kabul edersiniz ki vaktini olumsuz duygular eşliğinde, çalışmaktan çok kaygılanmakla geçirmenin ömrü uzatmadığı; bilakis, sağlık sorunlarına neden olduğu ve farkındalık geliştirme çalışmalarını, sosyalleşmeyi, akışına bırakılan hayatı olduğu gibi ama pozitif algı ve düşüncelerle yaşamayı, yani, an/da var olmayı erteleme dışında olanlara ve olacak olanlara faydası olmadığı açık.

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI