GAZETTE - Adana’da,
3 Şubat 1937 yılında dünyaya geldi. Simit sattı, gazoz sattı. Film
şirketlerinde kartoncu olarak çalışmaya başlayarak, bir nevi sektere giriş
yapmış oldu. 20 yaşındayken yazdığı “Kahraman Üçler” adlı senaryo ile dikkat
çekti. Daha sonraları film işletmeciliği yapmaya başlayan İrfan Atasoy, 1967
yılında İnce Cumali adlı filmle oyunculuğa başladı. Bu filmde Adana’dan
çocukluk arkadaşı olan Yılmaz Güney’le beraber yer aldı. Film Antalya Film
Festivali'nde En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı
Erkek Oyuncu dallarında 4 Altın Portakal Ödülü aldı. Aynı yıl, bir çizgi roman karakterinden
uyarlanan “Killink İstanbul’da” adlı filmde yer aldı. Bu filmi Killing Uçan
Adam'a karşı takip etti. Her iki Kilink filminde de İrfan Atasoy hem profesörün
oğlu Orhan, hem de "Uçan Adam Shazem" karakterini canlandırıyordu.
Filmlerin yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz yaptı. Gerek “Killink İstanbul da”,
gerekse “Killink Uçan Adama Karşı” adlı filmler gişede çok başarılı oldu ve
Yeşilçam’da yoğun bir Killink furyası yaşanmasına neden oldu. Daha sonraki
yıllarda oyuncu, yönetmen, senarist ve yapımcı olarak onlarca filme imza atan
ve ödüller alan İrfan Atasoy Türkiye’de daha önce yapılmamış olan yabancı
ortaklı filmlerin yapımına başladı. Dünyaca ünlü Gordon Mitchell, Richard
Harrison, Alicia Leone, Don Backy gibi birçok isimle ortak filmlere imza attı. 1978
yılında sinemaya ara verdi ve film ithalatı ile sinema salonu işletmeciliğine
yoğunlaştı. Kelebek, Halk Düşmanı, Trotsky, Meksika Alevler İçinde, Karavan
gibi onlarca başyapıtın Türkiye’deki gösterimlerini gerçekleştirdi. Sinema
Oyuncuları Derneği (SODER) aracılığıyla, Adana’nın marka değerlerinden biri
olan Atasoy’a merak ettiğimiz soruları yönelttik.
Bildiğim kadarıyla Adana’da film
şirketlerine çalışıyordunuz. Genç yaşta Yeşilçam’a girmeyi nasıl başardınız?
Askere
gitmeden önce Adana’da bir film şirketinde kartoncu olarak çalışıyordum. Öyle
aklımda ileride izleyicilerin hayran olacağı bir aktör falan olmak yoktu.
Yılmaz Güney ise bir başka film şirketinde depocu olarak çalışıyordu.
Kendisiyle olan dostluğumuzun başlaması da o dönemlere rastlar. Askere gittiğimde,
birliğime bir film makinesi almışlar; kimse de kullanmasını bilmiyor. Anlayan
var mı diye sorduklarında ben film makinesinden anladığımı söyledim. Artık
birliğimdeki makinenin ve sinemanın sorumlusu olmuştum. Bir gün film makinesi
arıza yapınca, “Senin tanıdığın vardır, makineyi İstanbul’a götür de bir
baktır” dediler. Görevli olarak İstanbul’a gittiğimde, daha önceden Adana’da
çalışırken tanıdığım İstanbullu sinemacıların yanına gittim. Film makinesi
onarılırken ben de o tanıdıklarımın yanında vakit geçiriyordum. Burada vakit
geçirirken içeriye bir yönetmen ile senarist girmişti. Yönetmen, senaryoyu
istediği gibi yazmadığı için senaristle tartışıyordu. Bir süre atıştılar, sonra
senarist oradan ayrıldı. Yönetmene, “ağabey, istersen ben sana senaryo yazabilirim”
dedim. O da hayretle “Sen senaryo mu yazıyorsun?” dedi. Adana’da bir film
şirketinde çalıştığımı, şimdiye kadar hiç senaryo yazmadığımı ama bana bir
daktilo ile yeteri kadar kağıt getirirse yazabileceğimi söyledim. Yönetmen,
üşenmedi gitti bir daktilo ile bir sürü kağıt getirdi. Ondan sonra da senaryoyu
ne şekilde istediğini tarif etti. Daktilonun başına oturdum, sabaha kadar
yazdım. Ertesi gün şirkete uğrayıp senaryonun nasıl gittiğini sordu.
Bitirdiğimi söyleyince hayretini gizleyemedi. Yazdığım senaryoyu alıp evine
götürdü; eşiyle birlikte okuyup incelemişler. Çok duygusal bir senaryoydu. Bir
süre sonra geldi ve emeğime karşılık bana yüklü bir para verdi. Bir süre sonra
senaryo yazdığımı duyan diğer yönetmenler de bana gelmeye başladılar. Böylece
senaristlikle gerçek anlamda Yeşilçam’a girmiş oldum.
Yılmaz Güney ile çalışmaya ne zaman
başladınız?
Askerden
döndükten sonra İstanbul’a geldim ve yazdığım senaryolardan kazandığım parayla
Beyoğlu’nda Atlas Sinemaları’nın işletmeciliğine ortak oldum. O dönemde Yılmaz
Güney de Adana’dan kopmuş, İstanbul’a gelmişti. Artık tanınan bir aktördü. Bu
arada ben de İrfan Film şirketini kurmuştum. 1967 yılıydı. Bir gün Yılmaz Güney
bana “İrfan, seninle birlikte memleketimiz olan Adana’da bir film çevirelim” diye
teklifte bulununca uygun bir senaryo bulup oyuncuları da toparladıktan sonra
hep birlikte Adana’ya giderek çekimlere başladık. Ben de ilk oyunculuk
deneyimimi yaşayacaktım. Yılmaz Güney’in yanında yardımcı oyuncuydum ve Cafer
isminde bir karakteri canlandırıyordum. Filmin ismini de, Adana’nın o
dönemlerde çok namlı olan bir kabadayısının ismi olan “İnce Cumali” yaptık.
Yılmaz, İnce Cumali’yi canlandırmıştı. Film çok iş yaptı. 1968 yılında Antalya
Film Festivali’nde dört tane Altın Portakal ödülü aldı.
Fantastik filmlerde başrol oynadınız.
Bu tür filmlere geçişiniz nasıl oldu?
Yönetmen
Yılmaz Atadeniz, gençliğinde çok çizgi roman okumuş, fantastik filmler izlemiş.
Farklı konulara değinmek için kendisine ilham aradığı bir sırada iskelet
kostümlü bir İtalyan fotoromanı olan “Killing” gözüne takılmış. Bir de
gençliğinde izlediği “Şazem (SHAZAM) Dev Adam” (NOT-2) diye bir film varmış.
“Ben bu iki kahramanı birleştirir bir film yaparım, iyi de iş yapar” diye
düşünmüş. Ben, İnce Cumali ile ısındığım oyunculuğa devam etmek istiyordum,
Atadeniz de yönetmenliğin yanı sıra yapımcı da olmak istiyordu. Kendisine
gerekli mali desteği verdikten sonra filmin başrolünü bana verdi. Yıldırım
Gencer, film süresince yüzü hiç gözükmeyen iskelet kostümlü Killing
karakterini, ben de başrol oyuncusu olarak Uçan Adam SHAZAM’ı canlandırdım.
Yılmaz Atadeniz, İtalyanlar’a telif ücreti ödememek için Killing’in adını
“Kilink” olarak değiştirmişti. Fantastik filmler o dönemlerde çok tutuyordu,
beni bir anda Türk sinemasında yıldızlaştırdı. Fantastik filmler çok tutulunca,
yönetmen Çetin İnanç, çizgi roman kahramanı Kızılmaske’nin filmini çekmek
istedi. Ben de uzun boylu ve akrobatik olduğum için başrol oyuncusu olarak beni
tercih etmiş. Ee, bir de Uçan Adam olarak ünlendim ya, Kızılmaske olarak beni
tercih etmesinde onun da etkisi var yani. Daha sonra diğer oyuncular da
fantastik filmlere yönelince, bu sefer avantür filmlere yöneldim.
Daha sonra oyunculuğu neden
bıraktınız?
1978 yılında
oyunculuğu tamamen bıraktım. Çünkü 41 yaşıma gelmiştim ve yüzüm eskimesini
istemiyordum. Sinemaseverlerin beni filmlerdeki yüzümle hatırlamalarını
istiyordum. En son “Rezil” isminde bir film çektim ve beyazperdeye veda ettim.
Bugüne kadar 45 filmde oyuncu olarak, 3 filmde yönetmen ve oyuncu olarak, 28
filmde yapımcı ve oyuncu olarak, 16 filmde de senarist ve oyuncu olarak yer
aldım. 1978 yılında sinemaya ara vererek tamamen yurtdışından film ithalatına
yöneldim. Sinemadan kopmadım; işletmeci olarak hep Yeşilçam’dayım.
Adana’ya iletmek istediğiniz bir mesaj
var mı?
2005 yılında,
Adana 12’inci Altın Koza Film Kültür ve Sanat Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur
Ödülü”ne layık görüldüm. Bu benim için büyük bir onurdu. Türk seyircisi
kendisine sinemada belirli mesajlar veren sanatçıları unutmuyor, böyle
ödüllerle onurlandırıyor. Festival kapsamında bir arabanın içinde kortej geçişi
yaparken Adanalılar “İrfan Atasoy!” diye hararetle beni alkışlarlarken,
kızlarımın “Babacığım, senin kızın olduğumuz için gurur duyuyoruz” demeleri
benim için en büyük ödül olmuştur. Memleketim Adana’yı ve onun sıcakkanlı
insanlarını çok seviyorum.