Şimşekcan: Üniversite hayatı kendini yetiştirme yolculuğudur

Şimşekcan: Üniversite hayatı kendini yetiştirme yolculuğudur

Yapımcı – Yönetmen Tufan Şimşekcan, Gazette’ye önemli açıklamalarda bulundu. Kendisini ve mesleğini muhabirlerimizden Ramazan İlın’a anlatan Şimşekcan, hayatının dönüm noktasının mühendislik okurken tiyatro ile tanışması olduğunu söyledi. Şimşekcan, ‘’Bence üniversite hayatı, kendini geliştirme yolculuğudur. İnsanlarla iletişimin artar, aşklar yaşarsın ve bunlarla büyütürsün kendini. Bu yolculukta ben de kendimi var edebilmek için, bir anda üniversitedeki tiyatro koluna üye oldum. Tiyatroyla tanışmam da burada oldu’’ dedi.


 

İşte Şimşekcan ile gerçekleştirdiğimiz o keyifli röportaj;

 

Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Tufan Şimşekcan kimdir?

Ben Tufan Şimşekcan. Mühendislik fakültesinden mezun olduktan sonra 4 yıllık tiyatro eğitimi aldım. Tiyatro eğitimim sırasında birçok oyunda yer aldım ve birçok oyunun senaryosunu yazdım. 2000’li yılların başında Türkiye’de kısa filmler konusunda önemli gelişmeler yaşanıyordu. O zamanlar uzun metrajlı filmlerin yönetmenlerinin kısa filmlerini izlemeye başladım. Acaba bende kısa film çekebilir miyim diye plan program içerisine girdim. Sonra ilk kısa filmimi çektim. O kısa film, TRT’nin Genç Sinemacılar Yılın Senaryosu olarak seçildi. Film sayesinde aldığım ödüllerle birlikte sinemada eğitim almaya başladım. İstanbul’da bir dönem reklam filmlerinde, kliplerde ve özellikle bağımsız filmlerde reji ve görüntü yönetmeni asistanı olarak çalışma şansım oldu. Bir dönem İstanbul’da kaldıktan sonra Adana’ya geri döndüm. İstanbul ile bağı koparmadan Adana’da bir yapım şirketi kurduk. Bu film şirketi bünyesinde Adana genelinde birçok reklam reklam tanıtım filmi çekme şansımız oldu. Bu işleri yaparken de bir yandan kısa filmler yapmaya devam ettik. Bir dönem yerli yabancı prodüksiyonlarda yer aldık. James Bond – Skyfall filmi başta olmak üzere Charlie’s Angels ve Russell Crowe (film ismi) filmleri ve birçok yabancı projede İstanbul ortaklı ekiplerle çalışma şansımız oldu. Bu serüven devam ediyor. Bu macera da devam ederken özellikle kendi bilgimiz doğrultusunda paylaşımlar yapmaya başladık. Yüzlerce arkadaşa sinema eğitimi verme şansımız oldu. Onların kısa filmlerine destek sunma şansımız oluyor. Bu süreçler içerisinde daha sonra bir uzun metraj planına girdik. Bu uzun metraj filmini de bu yıl içerisinde çekimlerini yaptık. Birkaç düzenlemeler sonrası hazır olacak.

Tufan Şimşekcan’a göre sinema nedir?

Sinema bir araçtır. Anlatmak istediğimiz hikâyeyi bir şekilde ifade etmek için sunulan ve diğer sanat disiplinlerinden yararlanılarak ortaya çıkarttığımız bir ürünün sinema vasıtasıyla insanları gösterilmesi aktarılmasına yarayan araçtır. Sinema sadece teknik olarak görünmemesi gerekiyor. Sinemanın sanatsal yönü de vardır. Şu an mesela röportajımızın başında kameraları teknik özelliklerine göre ayarladınız yahut artık insanlar telefonlarıyla filmler çekebiliyorlar. Elinizdeki ekipmanların teknik olanakları önemlidir. Çünkü sinema diğer sabat disiplinleri gibi kendi olanaklarımız da oluşturabileceğimiz bir şey değil, bir ekipman olması gerekiyor ama onun yanı sıra biz ne çekeceğiz onu düşünmemiz gerekiyor. Aslında temelinde anlatabileceğimiz bir hikayemiz olması gerekiyor. Bu hikâyeyi de yalın bir şekilde senaryo matematiğine doğru orantılı bir yazı uygulayabiliriz yahut katmanlaştırıp sonra sanatsal değerleri içerisine yerleştiririz. Böylece çok daha derin bir anlatım biçimi ortaya çıkartabiliriz. Aslında benim uzun yıllardır Youtube kanalımda kemdi derslerim de anlatamaya çalıştığım sinemanın sadece teknik olarak değil, aynı zamanda alt metin dolu dolu olabileceğiniz senaryo ile işleneceğini olgusuydu. Kendimi bu yolda ilerlemeye çalışıyorum.

Bir senaryonun tamamlandığını nasıl anlarız?

Senaryonun tamamlandığını ilk fikir aşamasında anlayabiliriz. O fikir geldiğinde o filmi çekebilme ve çalışır durumda olabileceğini anlarız. İlk fikir aşaması diyebiliriz. Çünkü fikir aşamasından sonra senaryo, çekim senaryosu, post prodüksiyon, kurgu, renk ayarı ve ses ayarı da dahil bütün aşamalar tekniktir. Senaryonun bir matematiği vardır. Senaryo kitapları vardır. Senaryo yazım tekniklerine dair formatlar vardır. Senaryo da kahramanın yolculuğunun adım adım nasıl yapılacağına dair milimetrik süreçler vardır. Bu süreçleri fikir doğrultusunda uygun oluşturursanız hikayeniz yavaş yavaş kurulmaya başlar.  Senaryo da hikâye kurulurken elinizde puzzle gibi bir durum olur. Bu puzzle senaryo matematiğine ve senaryo çitası doğrultusunda yerleştirdiğinizde biraz filmin ilk hali ortaya çıkıyor. Parlak bir film düşüncesi yol gidip gitmeyeceği ilk fikir aşamasında belli oluyor. Hikaye anlatınızın biçiminizi kuvvetlendirmek için kendimizi hem sosyokültürel anlamda geliştirmemiz hem sinema anlamında teorik bilgileri okumamız gerekiyor. Ama çekim aşamaları ve tekniklerin hepsini bilmesi gerekmez ama en azından aşina olması gerekiyor ki filmin çekim aşamasında ona kolaylık sağlasın. Filmin iyi veya kötü olması yönetmen ile diğer ekiple doğru orantılıdır. Yani seçeceğiniz oyuncu, kamera ekibi, reji ekibi, sanat ve ışık ekibi gibi kolektif kişiler bir filmin iyi veya kötü olmasında çok önemli bir etkiye sahiptirler. Parlak bir fikir çok sıkıntılı bir şekilde kötü bir filme doğru ilerleyebilir. Ortalama bir fikir çok parlak bir filme doğru ilerleyebilir. Bu şekilde çok örnek vardır. Steven Spielberg’in Jaws (Denizin Dişleri) filmi bu duruma iyi bir örnektir. Jaws filmi Spielberg’in doğuşudur. Ama filmin ilk çekim aşamalarından sonra yapımcı ile kurguya oturduklarında kurguda bu filmin aslında vasat bir film olduğunu düşünmüşler. Spielberg de bu filmin parlamayacağını düşünmüş. Daha sonra filmi o dönemin en iyi kurgucularından bir kadına emanet ettiler. Kadın kurgucu filmi çok başka bir hale koydu. Ayrıca Jaws filminde hepimizin de bildiği klasikleşmiş Jaws müziğini yaptırdı. Müziği de kurguya ekleyince film bir anda dünya sinema tarihinde önemli bir yere kondu. Yani senin de dediğin gibi parlak bir fikir haline geldi film. Amerikan insanların hayatlarında normal olarak karşılanır köpek balıkları. Çünkü hala Kaliforniya Sahili’nde orada bir tabela vardır. Tabela da “Dikkat köpek balığı çıkabilir” diye yazı bulunuyor. Köpek balığı Türkiye’de yaşayan insanların hayatlarında çok eşdeğer olmayabilir. Ancak ortalama bir fikir kurgu aşamasında çok parlak bir fikir haline geliyor. Türkiye sinemasına baktığımızda Yılmaz Güney bunun güzel örneğidir. Yılmaz Güney’in Umut filmi var. Yılmaz Güney Umut filminin senaryosu yoktu ama kafasında senaryoyu yazmıştı. Elbette belirli yazılı birkaç doküman vardır. Hikâyenin geneli kafasında işlediği için çıkartılan sonuca baktığımızda çok teknik ve kurgu ile ilgili değil. O kişinin de havari yolculuğu ile ilgilidir. Yılmaz Güney’in son dönem filmlerine baktığımızda Türkiye Sineması’nda ilk 10’a gireceği kesindir. 

Senaryo yazarken sanatsal değerlere illa yer vermek gerekir mi?

Senaryo yazarken sanatsal değerlere yer vermeyebilirsin. Bu bir yönetmenin veya senaristin seçimi olabilir. Eğer filmini katmanlı bir şekilde derinleştirmek istiyorsa o yola da girebilir. Örnek olarak hikayesinin temelini bir İslam değerlerinden beslenerek alabilir. Buna örnek olarak Habil ile Kabil hikayesinden, Hristiyanlık değerlerinden, Hz. İsa ve Yusuf’un yolculuğundan alabilir. Birçok kişiden veya herhangi bir karakterin yolculuğundan da alabilir. Bu işte Oidipus ve elektra kompleksi barındırabilir. Eğer yönetmenin talebi o yönde ise karakterleri ona göre yaratır. Talep ettiği sanatsal değeri ona göre resim sanatından çeşiti tablolarla güçlendirebilir. Kadraja yerleştirdiği resimlerle oradaki sahnedeki anlam bütünlüğü bakımından olguyu güçlendirebilir. Örnek olarak hikâyenin içine Peter Bruggel veya Andrew Wyeth resimleri anlattığı hikaye aslında filmin o sahnesi ile de doğru orantılı güçlendiriyor. Mesela Andrei Tarkovsky’nin Zerkalo (Ayna) filminde Bruggel ve Wyeth’den resimler vardır. Tamamen farklı olarak The Matrix filminde Tarkovsky sinemasından çok farklı bir metot içeriyor. The Matrix filminde mitolojik karakterleri vardır. Matrix filmine hikayenin oluşumunda isimlere baktığımızda Morpheus ve Trinity gibi ya da filmin içerisinde Neo, aslında hikâyesi Hz. İsa’nın yolculuğu ile eşdeğerdir. Bir sayıyla, rakamla, bir sahnedeki plan içerisindeki o karmaşanın ya da düzenim oluşturduğu diğer resim sanatı, teoloji, psikoloji, insan, tarih ve felsefe ile doğru orantılı alt metnini zenginleştirerek oluşturabilirsiniz. Bunları yaptığınızda film daha da zenginleşir ama izleyici olarak da biz onu görmek zorunda değiliz. Türkiye’den örnek verirsek Maumlar Apartmanı adıyla bir dizi var. B u dizinin sanat yönetmeni Amber Derya Doğan, çeşitli resim sanatından doneler koymuş. Dizin sanat yönetmeni ile sohbet ettik. Nedenini ve nasıl koyduğunu kendi de ifade etti. Ana akım işlerde bu mevcut olabilir.  Ingmar Bergman’ın Sinemasında 7. Mühür filminde Azrail ile satranç oynayan karakterin neden satranç oynadığını araştırarak bulabiliriz. Bergman’ın hayatına bakarak da bulabiliriz. Bir film çözümlemesi ya da araştırması yapmak için filmin yönetmeninin hayatında bakmak gerekir. Çünkü baktığımızda Tarkovsky örneğindeki gibi Zerkalo filminde aslında yönetmenin annesiyle yaşadığı çocukluk travmalarının hayata doğru akması ve sinematik evrende bize yansıtması yönetmenin başarısıdır. Bizim çektiğimiz ve senaryosunu benim yazdığım hikâye de kendi yaşamımdan doneler koydum. Kendi yaşamımdaki her şeyi rastgele koymamalıyız. Eğer filme koyacağımız durumun, filmin anlamını güçlendirecek ise filme yerleştirilir.

Senaryo da bir karakter yaratılır, yolculuğa çıkar, yolculuk sırasında olaylar ve engellerle karşılaşır, sonra karakter bilge kişiyi bulur, olayları çözer ve yeni bir karakter olarak ortaya çıkar. Bu durum senaryonun matematiği olarak kabul edilir. Bu matematiğe uymak zorunda mıyız?

Evet. Bu bir kural. Sinema sektöründe herkes bu kurala uymak zorunda. Her Christopher Nolan’ın Ters Akan Momentu filmi de dahil , Recep İvedik filmleri, Hep Yek , Kutsal Damacana ve Nuri Bilge Ceylan’ın Bir zamanlar Anadolu’da filmi de bu kurala uyarlar. Senaryo da bu kural olduğu gibi kameralarda da kurallar var . Kameranın netlik, enstantane, pozlama ve diğer ayarlar gibi kurallarına göre yapılması gerekiyor. Joseph Campbell’in senaryo hakkında kurduğu matematiğe uymamız gerekiyor. Campbell “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” kitabında senaryoyu adım adım yazmalıyız. Çünkü senaryo da 20 dakikada ne olacaksa onu yapmak zorundayız. Filmlerdeki karakterler farklı hikayeleri ve olay örgüleri olduğu için bize farklı filmler olarak geliyor. Aslında karakterin o kahramanının yolculuğu kitabını yazarken “Star Wars” filmini ele almıştır. İster bir kadının veya erkeğin draması olsun, isterse bir insanın olmadığı Jean-Jacques Annaud 1998 yılında yaptığı “Ayı” filmi olsun. Bu kurala uymak zorundalar. Biz bu kuralı izlerken çok fark etmeyiz, bize akışında gibi gelir ama senaryo ve yönetmen fikri aklında tasarlarken kurala göre oluşturur.

Hayatınızdaki kırılma noktası nedir?

Hayatımdaki kırılma noktası tiyatro ile tanışmamdır. Mühendislik fakültesinde sanatla tanışmamış olsaydım mühendis de olabilirdim, hayatım o şekilde de ilerleyebilirdi. Bence üniversite hayatı, kendini geliştirme yolculuğudur. İnsanlarla iletişimin artar, aşklar yaşarsın ve bunlarla büyütürsün kendini. Bu yolculukta ben de kendimi var edebilmek için, bir anda üniversitedeki tiyatro koluna üye oldum. Tiyatroyla tanışmam da burada oldu. Öncesinde tiyatro izliyordum ama tiyatroyu, sahne tozunu, arka perde de neler olduğunu, edebi kültür oluşumunu tiyatronun içine girdikten sonra fark ettim. Röportajın başında da söylediğim gibi, özel bir tiyatro akademisinde 4 yıl eğitim aldım.  Beni geliştiren de oradaki hocalarla aldığım bu eğitim oldu. Kırılma noktası aslında üniversitede, tiyatroyla sanatsal yapıda tanışmamdı. Zaten çocukluk dönemlerimde karikatür, karikatür dergileri ve çizimi gibi alanlara ilgi duyuyordum. Bu serüvende fiziksel olarak özgür hareket edebileceğim alan ne olabilir? Ya spor olabilir bir gencin hayatında, ya sanatsal bir durum olabilir. Ben de tiyatroyla tanıştım ve kırılma noktam da bu oldu aslında.

Son olarak eklemek istediklerini nelerdir?

Özellikle radyo ve sinemadaki arkadaşlara yönelik söyleyeceğim şeyler var. Türkiye’de onlarca radyo ve sinema bölümü olduğu halde, akademisyenler ve eğitmenler, öğrencilerin verimli olmasına katkıda bulunmuyor. Ben de eğitimlere katıldığım ve sektördekilerle iletişim halinde olduğum için biliyorum bunları. Özellikle akademisyenlerin kitaplardan aktardığı bilgilerin yanı sıra pratik uygulamalara sevk etmesi gerekiyor. Çünkü mezun olan öğrenci somut olarak görmediği için, radyo, televizyon ve sinemayla alakalı bilgisi olmuyor. Özellikle Anadolu da çok örneklerine de şahit olmadıkları için mezun olduktan sonra ışık gören tavşan gibi kala kalıyor. Herhangi bir televizyona gittiğinde kamera veya kurgu sorulduğunda yok ama öğrenebilirim diye cevaplar veriyorlar. Firmalar bunu istemiyor, firmalar belli düzeyde bilgi olmasını istiyor. Biz Adana ve İstanbul’da çalışan bir yapım şirketiyiz. İki ilde de çalışma içerisindeyiz ve çeşitli yerlerden arkadaşlar iş veya staj talebinde bulunabiliyor. Baktığımızda çoğu arkadaşlar üniversitelerin olanaklarını kendini geliştirmek amacıyla kullanamıyor. Özellikle son sınıflardaki arkadaşların sektöre hazır olabilmeleri için hem sektördeki insanlarla bağ kurması gerekiyor, hem de kendilerini pratik olarak geliştirmeleri gerekiyor.  Üniversitelerin ekipmanlarını, öğrencilere kullandırmaları gerekiyor. Böylece kalifiye ve kendinden daha emin arkadaşlar ortaya çıkabilecektir diye düşünüyorum. Önerim; Üniversitelerin öğrencilere daha fazla köprü vazifesinde yaklaşması gerektiğidir.

 

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.

DİĞER HABERLER