Sağlıklı bir insanın vücudunda bulunan ve kansere karşı
savaşan T lenfositler asker hücre olarak adlandırılmaktadır. Bağışıklık
sisteminde bulunan bu hücreler kanserli hücreleri çoğunlukla vücuttan
temizlemektedir. Ancak bazen bir grup kanser hücresi T lenfositlerden kaçarak
çoğalmaya devam eder. Aynı zamanda kanser hücreleri T lenfositlere vücuda
yabancı olmadığı mesajını vererek bu hücrelerin savunmasından kurtulur ve insan
bağışıklık sistemini baskılamaya başlar.
Yeni nesil tedavi yaklaşımlarının başında gelen ve 2011
yılından beri kanser tedavisinde kullanılmaya başlanan immünoterapi, kişinin
kendi bağışıklık sistemini aktive ederek kanser hücreleriyle daha etkili
savaşmasını sağlamaktadır. Bağışıklık sistemi bir takım hücre ve proteinlerin
etkileşimi ve ortak çalışması sonucu kişiyi enfeksiyonlardan koruyan bir
savunma sistemidir. Esasında bazı açılardan kanserden de korumaya yardımcı
olur. Bağışıklık sisteminin temelini “kendinden olmayan” her şeyin ayırt
edilmesi oluşturmaktadır. Bu sistem, vücutta normalde bulunan tüm maddelerin
kaydını tutar. Bağışıklık sisteminin tanımadığı herhangi bir yeni protein alarm
vererek bağışıklık sisteminin ona saldırmasına neden olur. Örneğin mikroplar,
normalde insan vücudunda bulunmayan belirli proteinleri içerir. Bağışıklık
sistemi bunları “yabancı” olarak görür ve saldırır. İmmün yanıt, mikrop veya
kanser hücreleri gibi yabancı madde içeren her şeyi yok edebilir. Bununla birlikte,
kanserde bu yanıt her zaman istediğimiz düzeyde olmayabilir. Bazen bağışıklık
sistemi kanser hücrelerini yabancı olarak görmez çünkü hücreler normal
hücrelerden yeterince farklı değildir veya çeşitli değişimler göstererek
bağışıklık sisteminden kaçabilirler. Bazen de bağışıklık sistemi kanser
hücrelerini tanır. Ancak immün yanıt kanseri yok edecek kadar güçlü
olmayabilir. Yine kanser hücrelerinin kendileri de bağışıklık sisteminin onları
bulup saldırmasını engelleyen bazı proteinler salgılayabilir. İmmünoterapiler
tam olarak da bu durumların üstesinden gelebilmek amacıyla son yıllarda artan
sayıda preklinik ve klinik çalışmayla kullanılmaya başlandı.
İmmünoterapi tedavisinde bağışıklık sistemi üzerindeki
kanserli hücrelerin oluşturduğu baskıyı ortadan kaldırmak ve kanser savaşçısı T
hücrelerini kanser dokusuna yönlendirmek amaçlanmaktadır. İmmünoterapi ile
kemoterapi ve hedefe yönelik akıllı tedavilere göre daha uzun süreli yanıtlar
alınabilmektedir. İmmünoterapi vücutta bulunan T hücrelerinde bir hafıza
oluşturarak bağışıklık sisteminin kanserli hücrelere karşı daha aktif rol
oynamasını sağlamaktadır. Böylece hedef bağışıklık sistemini yeniden organize
ederek vücudun kanseri kendi kendine yenmesini sağlamaktır.
Her geçen gün yeni bir kanser türünde farklı evrelerde
kullanılan ve hastaya özel uygulanan immünoterapilerin klinik çalışmaları
yapılmakta ve kılavuzlar buna uygun değişmektedir. İlk çalışmalar daha çok
ileri evre kanserlerde tek başına immünoterapi verilmesi şeklinde yapılmışken,
etkinlik verileri sonrasında daha erken evrelerde de hem ameliyat sonrası hem
de ameliyat öncesi tedavi döneminde ve bazen de kemoterapi ile kombinasyon
şeklinde kullanımı öne çıkmaktadır.
İmmünoterapi ile; akciğer, cilt (malign melanom) ve
böbrek kanserleri başta olmak üzere baş-boyun, üçlü negatif meme, mesane,
özefagus-mide, karaciğer, serviks (rahim ağzı), endometriyum (rahim) ve bazı
kolon kanserlerinin tedavisinde başarılı sonuçlar alınmaktadır. İmmünoterapi
ile akciğer kanseri tedavisinde de çok önemli başarılar sağlanabilmektedir.
Öyle ki immünoterapi tedavisinden önce ileri evre akciğer kanserinde uzun
süreli kontrol neredeyse mümkün değildi. Oysaki artık ileri evre akciğer
kanserinde bile immünoterapi ile hastalığın tamamen kontrol altına alınması
sağlanabilmekte hatta bu yanıtın uzun süreli olması mümkün görünmektedir.
Kemoterapilerden farklı olan etki mekanizmaları sonucunda
immünoterapilerin farklı bir yan etki profili bulunmaktadır. Kemoterapide sık görülen bulantı, kusma,
halsizlik, saç dökülmesi, kan değerlerinin düşmesi gibi yan etkiler,
immünoterapide nadiren görülmektedir. Ancak inmünoterapinin, bağışıklık
sisteminin aşırı aktive olmasına bağlı başka yan etkileri olabilir. Bu yan
etkilere erken ve zamanında müdahale etmek hayati önem taşımaktadır ve mutlaka
multidisipliner bir ekiple süreci yönetmek gerekmektedir.