Hoş geldin Ey Ramazan - BARIŞ SANIGÖK

13 Nisan 2021 Salı 00:30

Adını ikinci ayetinde geçen Alak kelimesinden alan sürenin ayet sayısı, bazı farklı görüşler olmakla birlikte, on dokuzdur. Fasılaları ب، ة، ق، م، ى harfleridir. Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alakın, döllenmiş hücrenin ana rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade ettiğini söylemek mümkündür. “Oku” anlamına gelen ilk kelimesi ikra’dan dolayı İkra’ adını da alan bu sürenin ilk beş ayeti Hz. Muhammed (s.a.â) Efendimize gelen ilâhi vahyin başlangıcını teşkil etmektedir.

Alak süresinin ilk beş ayetinin nuzulü hakkında Buhârî ile Müslim’in rivayetlerine göre, Hz. Muhammed (s.a â) sürekli inzivaya çekildiği Mekke ile Mina arasında bulunan Hira mağarasında iken, Ramazan ayında tan yerinin ağarmaya başlamasından az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş ve bu nurani varlığın kendisine seslendiğini duymuştur. Rasûl-i Ekrem Hz. Muhammed (s.a â)  Efendimiz olayı şöyle anlatır:

“Hira mağarasında iken O varlık bana Hz. Cebrâil (a.s) olduğunu, Allah’ın beni peygamber olarak gönderdiğini ve bunu bildirmek için kendisini görevlendirdiğini söyledi. Bana istincâyı ve abdest meselelerini anlattı. Sonra bana "Oku" dedi. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim; sonra yine ‘Oku!’ dedi. Ben yine, ‘Okuma bilmem’ dedim. Beni tekrar kolları arasına aldı ve yine ‘Oku!’ diye tekrar etti. Ben yine ‘Okuma bilmem’ dedim. Üçüncü defa kolları arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: ‘Oku, yaratan Rabbinin adıyla; insanı alaktan yaratan O’dur. Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O’dur. İnsana bilmediğini öğreten O’dur’” (Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3; Müslim, “Îmân”, 252).

Alak suresi, vahiy bilgisinin insanı olgunlaştırmadaki önemini belirtmektedir. Buna göre yaratanı tanımak, ilmin de dinin de temelini teşkil eder. İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa ayet içinde iki defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Birinci emrin yaratanı, ikinci emrin ise kalem karinesiyle yaratılanları tanımaya işaret olduğu da söylenmiştir. Kur’ân-î Kerim, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken onun “mazhar-ı esmâ” (Bakara - 31) kılındığını ve bu öğrenme özelliği ile onlardan ayrıldığını ifade eder. Bilgisiz olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sürenin daha sonraki ayetlerinde bildirilir. İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde ile mümkündür. Sürenin son ayeti buna işaret etmek üzere secde emrini ihtiva etmektedir; nitekim bu son ayette tilavet secdesi vardır. Süre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır. İnsan olarak yaratılmak bilmeyi, tanımayı, tanımak ise yaratana secde etmeyi gerektirir. Süre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat - 56) ayetinin açıklaması gibidir.

Ramazan ayında Kur'ân-î Kerim'in inmesi sebebiyle bu ay diğer aylara göre daha kutsal ve mübarek sayılmıştır.

Nitekim Hz. Muhammed (s.a.â) Efendimiz ilk vahy sebebiyle;

Mekke’nin kuzeydoğusunda Kâbe’ye yaklaşık 5 km. uzaklıktadır. Cebelinur (Nur dağı) adıyla da bilinir. İnsanlara en doğru yolu gösteren vahiy nurunun bu dağdaki bir mağaraya inmiş olmasından dolayı bu adı aldığı diye bilinir. Muhammed Hamîdullah ise geceleyin yollarını kaybedenlere yardım etmek amacıyla üzerinde ateş yakılmış olabileceği ihtimalini ileri sürmekte ve ismi “yollarını kaybedenlere doğru yolu gösteren” anlamında yorumlamaktadır (İslâm Peygamberi, I, 73).

Kaynaklarda Hira dağı genellikle yakınındaki Sebîr dağı ile birlikte zikredilir (İbn Hişâm, I, 53, 251; Ezrakī, II, 204; Tücîbî, s. 357). Deniz dalgasına benzetilen bu iki dağın bitki örtüsü yer yer görülen dikenli çalılardan ibarettir. Hira dağı, çevresindeki diğer dağlardan daha dik ve yüksek olup çıkılması zor çıplak ve kaygan kayalardan meydana gelen sivri tepesiyle uzak mesafelerden dahi kolaylıkla farkedilir. Hz. Muhammed (s.a.â) Efendimizin hayatında çok önemli bir yeri bulunan ünlü mağara zirvenin 20 m. kadar aşağısındadır. Bu mekan mağara olarak anılmakla birlikte aslında üst üste yığılan kaya blokları arasında kalmış iki tarafı açık, sivri tonozlu tünele benzer şekilde gayri muntazam bir boşluktan ibarettir. Son zamanlarda düşme tehlikesi göz önüne alınarak girişin karşısındaki (Kâbe yönünde) açıklık taşlarla kapatılmış, sadece hava akımı sağlamak için üst kısmında küçük bir aralık bırakılmıştır. İçerideki boşluk, bir kişinin başı tavana değmeyecek şekilde ayakta durabileceği kadar yükseklikte ve yere uzanabileceği kadar genişlik ve uzunluktadır. Tabana yine son zamanlarda beton karo döşenmiştir. Mağaraya tabii kayalardan oluşan yüksek basamaklarla çıkılır ve dar bir düzlükten geçerek girilir.

Hz. Muhammed (s.a.â) Efendimizin dedesi Hz. Abdülmuttalib de Allah’ın varlığına, ceza ve mükafat yeri olarak ahiretin mevcudiyetine inanmış, zaman zaman Hira dağındaki mağaraya çekilip kendini ibadete vermişti (İbn Hişâm, I, 50 vd.). Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’in de Hira’da belirli bir yeri vardı (a.g.e., I, 246). Hz. Muhammed (s.a.â) de muhtemelen otuz beş yaşlarında iken ramazan aylarında dedesinin inzivâya çekildiği Hira’daki mağaraya kapanmaya başladı. Özellikle nübüvvetin ilk müjdeleri olarak kabul edilen sadık rüyalar gördüğü altı ay içerisinde yalnız kalmak istiyor ve bu mağarada tefekküre dalıyordu (bk. Bİ‘SET). Dağdan her inişinde evinden önce Kâbe’ye gidip ziyarette bulunmayı adet edinmişti (a.g.e., I, 252); zaman zaman hanımı Hz. Hatice’yi de beraberinde Hira’ya götürüyordu (Taberî, II, 300). Azık olarak yanına çok az miktarda süt, kurutulmuş et veya zeytinyağı ile kuru ekmek alır, bunlar tükenince evinden yenisini tedarik edip tekrar mağaraya dönerdi. Nihayet kırk yaşına basıp olgunluk çağına ulaştığı (Belâzürî, I, 115, 129) 610 yılı Ramazan ayının son on günü içerisindeki -sonradan Allah’ın Kadir adını verdiği (Kadr 1-5)- bir gece (Hz. Sabaha karşı, daha önce hiç karşılaşmadığı Cebrâil vasıtasıyla Alak süresinin “ikra’” (oku) emriyle başlayan ilk beş ayeti indirildi (Buhârî, “Tefsîr”, 96/1, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3; Müslim, “Îmân”, 252; İbn Hişâm, I, 250, 252). Hz. Cebrâil (a.s) ilk defa Hira dağında, bütün ufku kaplamış ve bir taht üzerinde oturmuş halde Resûl-i Ekrem’e gelip aslî sûretinde görünmüş ve onu kuvvetle sıkıp okumasını isteyerek ilk vahyi getirmiştir (Buhârî, “Taʿbîrü’r-rüʾyâ”, 1, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Îmân”, 257-258; İbn Hişâm, I, 203, 252; ayrıca bk. DİA, II, 333). Bu olay üzerine aşırı bir heyecan ve korkuya kapılan Hz. Muhammed süratle Hira’dan inerek evine gelmiş ve Hz. Hatice’den üstünü örtmesini istemiştir. Daha sonra Hz. Hatice eski ahit kitapları doğru yazan amcası Varaka b. Nevfel’e götürmüş, böylece Hz. Peygamber kendisine gelenin vahiy meleği Cebrâil olduğunu öğrenerek sükûn bulmuştur (Buhârî, “Bedʾü’l-vaḥy”, 3; İbn Hişâm, I, 203). Rivayete göre ilk vahyin indirilmesinden önce, hatta Hz. Muhammed henüz çocukken Hz. Cebrâil (a.s) tarafından göğsü yarılıp genişletilerek vahiy kabul etmeye uygun hale getirilmiş ve bu olay da yine Hira dağı üzerinde vuku bulmuştur (bk. ŞAKK-ı SADR). Sonradan bu olayın meydana geldiği nokta olarak kabul edilen yerde kubbesi uzaktan görülebilen büyükçe bir mescid yapılmıştır. Mescidin içinde bulunan kayaya Hz. Muhammed (s.a.â) Efendimizin göğsünün yarılması esnasında yaslandığı rivayet edilir (Mir’âtü’l-Haremeyn, I/2, s. 1155).

İnşikâku’l-kamer hadisesinde ayın bir parçası Hira’nın bir tarafında, diğeri öbür tarafında görülmüştü (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 36). Rivayete göre Hz. Peygamber, bir gün yanında ashaptan bir grup olduğu halde Hira dağının üstüne çıkmış, o sırada dağ sallanınca, “Ey Hira, sakin ol! Zira üzerinde bir nebî, bir sıddîk ya da bir şehidden başkası bulunmamaktadır” (Müsned, V, 346) demiştir; Uhud dağı için de buna benzer bir rivayet nakledilir (a.g.e., III, 112; IV, 274, 275; VI, 17; Müslim, “Zühd”, 73).

Vaktiyle dağın tepesinde bulunan bir kubbe daha sonra yıkılmış, mağaranın biraz yukarısında Osmanlılar zamanında yaptırılan su sarnıcının kalıntıları ise günümüze ulaşmıştır. Hira dağının etekleri bugün büyük bir yerleşim merkezi halini almıştır. Mekke’den Tâif’e giden ikinci yol da bu dağın önünden geçer.

Bizleri dualarda buluşturan Rabbimize şükürler olsun. Hz. Muhammed ve Ehl-i Beyt-ine sonsuz salat ve selam olsun.

Bu mübarek Ramazan ayının şefaati ve bereketi bütün Mûminlerin üzerine olsun diyerek,

Hoş geldin ey Ramazan

Hoş geldin ey Rahmet ayı

Hoş geldin ey gönlümüzün sultanı

Görüşlerinizi Bildirin

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI